Saturday, January 13, 2007
ganesh, nickli hissenet forumdaşından alıntıdır.
Sn. Kuzu,Bu topik giderek daha fazla keyif vermeye başladı… Aman burayı yaşatın…Sn. Oziwan, uzay bence de fethedilecek ve bu yüzyıl tamamlanmadan hammadde kaynağı olarak kullanılacak. Ancak oralarda organik yakıt bulma şansımız sıfıra yakın olduğundan, yeni enerji kaynakları gereksinimi bu fetihle daha da artacak. Sizin yazılarınızı başka topiklerde de beğenerek okuyor ve benzer bir yatırım stratejisi izlediğimizi seziyorum… Esas olarak borsada para kazanmanın çok farklı yolları vardır. Kaybetmeninse sadece üç yolunu biliyorum: Bilgisizlik, plansızlık, disiplinsizlik…Sn. Kuzu kısa vadeli görüşlerini buraya yazmaya devam etsin, lütfen… Geniş perspektif, bugüne ışık tutmuyorsa, ya da tam tersi bugün olanlar büyük resmi görmemize yardımcı olmuyorsa bir işe yaramaz. Borç konusuna değineceğim,Ama önce likidite yaratımı ve sihirli M3’ten aklımın erdiğince biraz bahsedeyim. Piyasadaki para arzı miktarını ifade için kullanılan terimler vardır. Kabaca M1 cepteki para + vadesiz hesapları; M2 = M1 + vadeli hesapları; M3 ise M2 + tüm bonolar, kurumsal işlemler, yatırım işlemlerini ifade eder. M2 reel sektörü, M3 piyasaları oynatır… Çünkü piyasayı indirip kaldıracak para bendenizin cebinde veya hesabındaki üç beş kuruş değil, katlanarak kullanılacak büyük hacimli kredilerdir. Örneğin ABD hazinesi, özel bankaların elindeki 100 Dolarlık bono karşılığı 99 Dolar vererek kısa vadeli kredi açar ve nezdindeki hesaplarına alacak kaydeder. Bu para fiziki olarak basılmamıştır, her hangi bir mal ya da hizmet karşılığı değildir, ancak piyasalarda oynamak için mükemmelen kullanılabilir. Sonuçta ek bir likidite yaratılmıştır. Para girişi sağlanmıştır. FED bu yılın Mart ayından itibaren M3 verilerini yayınlamayı terk etmiştir. Rivayete göre o tarihten itibaren de, yukarda anlatmaya çalıştığıma benzer işlemleri arttırmış, 12 trilyon dolar civarı likidite yaratmış ve Dow Jones’a peş peşe rekorlar kırdırmayı başarmıştır. 100 milyarın, kapalı ekonomide 200 milyar olmasına gelince… Sanırım ben soruyu anlamadım… 100 kişi bankalara birer milyar yatırsa, faiz yüzde yüz olsa, başka hiçbir ekonomik faaliyet olmasa dahi yılsonu hesaplarda 200 milyar gözükmez mi? Burada reel bir likidite yaratımı gerçekleşmemiş olur; yani bankaya ilave bir kredi imkanı sağlanmamıştır… Olayın teknik ayrıntısı gerçekten de bankacı dostların ellerinden öper…Borç çok güçlü bir silahtır (Kredi kartı ödemelerini zamanında yapamayan bir tanıdığınız varsa, bunu kendisine sorabilirsiniz)… Tarih boyunca etkin bir şekilde kullanılmıştır… Ancak borç silahı genellikle tek başına işlemez… Bir tür sistematik kaba kuvvetle desteklenmesi gerekir… Basit bir örnek olarak Mafia’nın fahiş faizle verdiği borçları tahsil etmek için silahlı, güçlü kuvvetli adamlara gereksinimi vardır ve “mahalle” sindeki etkinliği bu şekilde sürdürür… Tapınak Şövalyeleri askeri açıdan üstün bir güçken Avrupa’nın tefeci / bankerliğine soyunmuşlar ve Fransa Kralı dahil pek çok soyluya borç dağıtarak, kendilerine bağlamışlardır. Ancak 1187 yılında Selahaddin Eyyubi karşısında ağır kayıplar vererek yenildikten sonra, bu güç erimeye başlamıştır… Tahsil gücünüz yoksa, alacaklı olmanız anlamsızdır. 1307 yılının, 13 Ekim Cuma günü Kral Philip IV yüzlerce şövalyeyi tutuklatır ve bir gecede borçtan kurtulur… Öncesinde şövalyelerin yanında olan Papa Boniface VII’yi devirip, yerine kendi adamı Clement V’i geçirtmeyi ve şövalyeleri “kafir” ilan ettirmeyi de unutmamıştır. El konulan mallar Kral ve Kilise arasında bölüşülür…Düyun-u Umumiye’den bahsetmeye gerek var mı? Kırım Harbinden sonra İngiltere ve Fransa Osmanlı’ya istediği kadar parayı borç olarak verirler. Her şey 1854’te alınan 3 milyon Lirayla başlar… Gerisi çorap söküğü gibi gelir… Vadesinde ödenemeyen borçlar daha yüksek faizden yenilenirler… Avrupa’da sanayi devrimi tam gaz ilerlerken dirayetli Padişahlarımız kaza ile olsun bir kuruşluk endüstriyel yatırım yapmazlar, alınan paralar maaş ödemelerine, savaş harcamalarına, saraylara gider… Faizler zamanla öyle büyür ki, yüz liralık Osmanlı tahvili otuz - kırk liraya bozulmaya başlar… 1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi kurulur ve devletin gelirlerine resmen el konulur… Fransız – İngiliz sermayeli Osmanlı Bankası devleti fiilen yönetmeye başlar, bazı dış anlaşmalar dahi bankanın gayri resmi onayından geçirilmek zorundadır… 1914’te borç tutarı 360 milyon Liraya çıkmıştır… Sonrası malum… Kurtuluş Savaşı; Cumhuriyet; borcun toprak nispetince paylaştırılması; 1954’e kadar devam eden ödemeler (tam bir asır)1944 Bretton Woods anlaşmasıyla ABD yeni dünya düzeninin temellerini atarken, Uluslararası Para Fonu (IMF)’nu kurarak borç silahını da kullanmaya başlayacağını gösterir. Sistematik kaba kuvvet elindedir… Savaşta dümdüz olmuş bir dünyaya zorlanmadan hükmedecektir…1947’de Devlet Bakanı George Marshall’ın adıyla tanınacak plan devreye sokulur… Türkiye dahil pek çok Avrupa ülkesine, o zamanın parasıyla 20 Milyar Dolara yakın borç olarak akıtılır… Karşılığında gümrük kolaylıkları sağlanacak, Amerikan malları alınacak, bunlar Amerikan gemileriyle taşınacak ve bu yollarla kısa sürede geri alınan para, faiziyle tahsil edilmeye devam edilecektir… AB’nin gerçek temeli Marshall planıdır aslında… Sanayi devrimini yaratmış, teknoloji ve bilgi birikimine sahip Batı Avrupa çemberi kırmakta zorlanmaz… Takip eden yıllarda ABD tüm “Üçüncü Dünya” ülkelerini paraya boğmaya devam edecektir. Maliyeti kağıt ve mürekkeptir. IMF ve diğer organlar vasıtasıyla alınan paraların katma değer yaratıcı yatırımlar yerine, başta silah olmak üzere ithalata, popülist sübvansiyonlara ve benzeri kalemlere harcanmasını sağlayacak ve gezegenin hemen tüm kaynaklarını kağıt ve mürekkep dağıtarak kontrol edecektir… Zamanla dengelerde kaymalar olur… Özellikle 1973 petrol krizinin ardından gücün kontrolü, dağılımı değişir… Temel dinamik aynıdır… Devamlı para basılır, borç dağıtılır… Ancak artık petrol ihraç eden ülkelerde de ciddi birikimler oluşmuştur ve bunların sistemden kaçmaması gerekir… Petrodolar’lar ABD’ye yüklü savaş uçağı siparişleri ya da tahvil alımları olarak geri dönerler… Silah ve petrol şirketlerine sahip aileler / gruplar güçlenir… Derken Japonya ve Güney Doğu Asya ülkelerinin yükselişi başlar… Amerikan mallarının hegemonyası ortadan kalkar… Yeni birikimler oluşur… Bunların adresi de bellidir tabii, Asya ABD kağıtlarının bir numaralı müşterisi olur… Nihayet Çin’in 1997’de Hong Kong’un ilhakıyla perçinlenen uyanışı başlar… Son beş yılda petrol harici uluslar arası ticaret dengeleri ABD ve Çin dinamikleri etrafında oluşmuştur… Burada ilginç olan tüm dünyaya dağıttığı borçla hakim olan ABD’nin bir yandan en büyük borçlu haline gelmesi, ancak (kaba kuvvet dengeleri nedeniyle) alacaklıların tahsil kabiliyeti bulunmadığından, gücünden hiçbir şey yitirmemesidir… Tam tersi tüm varlıklarını ABD kağıtlarına yatıran ülkeler, alacaklı oldukları halde, alacakları kıymetin sıfırlanmaması uğruna, dolaylı olarak ABD’nin sömürgesi olurlar… Türkiye gibi petrol benzeri tabii kaynak ihracatçısı olmayan ülkelerin öyküsü farklıdır. Onlar borç aldıkları paraları planlı yatırıma dönüştürmeye de üşendiklerinden (ne gerek var; Sam Amca yeni borç almaları için onları cesaretlendirmekte ve vadesi dolanları da, IMF’in şartlarına uymak kaydıyla hemen ötelemektedir) tamamen dışa bağımlı hale gelmişlerdir. Silah, teknoloji, bilgi gibi cıngıllı şeyleri üretmez, hazırını satın alırlar… Hasbelkader çalışıp didinip yaratılmış değerleri varsa, en seçmece olanlara birkaç yıl içinde el konacaktır… Mekanizma basittir: Teknoloji olmadan yapılan üretimler verimsiz olmaya mahkumdur, kar marjları düşük, sermaye birikimleri yetersizdir; en ufak sarsıntıda işletme giderleriyle başa çıkmak için dış kaynak arayışına gereksinim vardır… Borçlandığınız parayı kendiniz basmıyorsanız, yakayı ele verdiniz demektir… Bir müddet kurlar düşük seyredecek, üç beş kazançla borç çevrilmeye çalışılacaktır… Hatta değerli para nedeniyle rantlar oluşmaya, faizden, piyasadan para kazanılmaya başladıysa işler açılacak, daha büyümek hayaliyle yeni krediler kullanılacaktır. Parayı basan güç vaktin geldiğini düşündüğünde tetiği çekiverir, kurlar bir anda değişir, borçlar ödenemez hale gelir… Tahsilat için icra memuruna bile gerek yoktur… Özsermayeleri negatife dönmeye yüz tutan şirketleri biraz daha para basıp / yaratıp satın almak, sahiplerine iyilik etmek gibidir…Buraya kadar biraz edebiyat yapmış olduk… Toparlamaya çalışayım… Daha önce başka bir topikte tablo ve rakamlara dayalı olarak bugünkü durumumuzu sergilemeye çalışmıştım… 1995 – 2000 arası borçlandırılan bankacılık sektörü, 2000 yılında piyasalarda yaşanan akıl dışı ralli ve mütemmim cüzü olan 2001 krizinden sonra ele geçirilmiştir. 2003’ten itibaren reel sektör döviz cinsinden borçlandırılmaktadır. 2006’da reel sektörümüzün toplam dış borcu yaklaşık 90 Milyar Dolarla, hemen hemen 1997 kriziyle çökmeden önce Tayland reel sektörünün borcu kadardır. Bugün GSMH’mız ve ticaret hacmimiz o günün Tayland’ına göre oldukça fazla olmakla birlikte, sanayimizin ithal girdilere bağımlılığı ve bunların fiyatları da o oranda artmıştır. Yani 1997’de Tayland’da, diyelim otomobil üreten bir firmaya göre daha pahalı yakıt, elektrik, hammadde kullanmak durumundayız. O yıl Asya’da olup bitenlere bizzat şahit olmuş ve başka bir topikte de daha önce aktarmıştım. Koşullar birbirine şaşılacak derecede benzemektedir. Korkum, büyük ihtimalle 2007 sonunda yaşanabilecek (2006? 2008? 2009?) çılgın bir rallinin ardından, maldan çıkılması, ytl cinsi kağıtların bozularak kurun zıplatılması ve “sanayi devlerimizin” çökertilerek ele geçirilmesidir. Bütün bu yazdıklarım ABD’yi, uluslar arası sermaye gruplarını ya da bir başkasını suçlama amaçlı değildir (fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış misali)… Suçlu bu düzeni bu noktaya taşıyan yönetimlerimizdir, suçlu o yönetimleri seçenlerdir, suçlu tepkisini doğru ve etkin şekilde dile getiremeyenlerdir, kısacası suçlu benim… Önemli olan suçlu değil çare bulmaktır… Sürekli aynı şeyleri yazmak istemiyorum, ancak dönüp dolaşıp teknolojiye geleceğim… Bu konuda bir yanlış anlama var gibi geldi bana… Falanca teknolojinin kullanılıyor olması, onun üzerine fikir yürütülmesi, ders verilmesi anlam taşımaz… Ben şu anda çok modern bir bilgisayar kullanıyorum… Bu neye yarar? Bu bilgisayarın aynısını kendi kaynaklarımla imal etsem, bu bile teknoloji üretmek değildir… Gelecek nesil bilgisayarı düşünmek, tasarlamak ve yapmak zorundayım… Artık canlı beyin hücrelerinin paralel bağlı elektrik devrelerini mi kullanırım; süper iletken bazlı, kuantum değişkenlerinden mi yararlanırım, bir şeyler bulmam lazım… Örneğin Silahlı Kuvvetlerimiz her iklim koşulunda giyilecek, kendiliğinden vücudun şeklini alan bir üniforma siparişi vermeli; tekstil firmalarımız üniversitelerle işbirliğine girip, kendi ar-ge departmanlarını devreye sokup üretimi gerçekleştirmeli, ardından buluşlarını sivil giyime de adapte edip, dünyaya açılmalılar… Veya uyduruyorum savaş uçaklarının uçuş kontrol sistemleri; mağarada saklananları dalağına kadar görüntüleyecek radarlar ya da başkaları… Bu ülkede zehir gibi bilim adamları yetişiyor, ranta dayalı iyi kötü bir sermaye birikimi var, tecrübe sahibi girişimciler var, toprak zaten var… Neden olmasın? Tersanelerimiz neden İtalyan veya Japonlardan üstün gemi inşa edemesin? Yeni kuşak, akıllı ilaçları neden biz üretmeyelim? Eksik olan planlama ve yönlendirmedir…Yoruldum, daha fazla saçmalamadan bırakıyorum. aralık-2006
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment